Belaya Sabretmek

2010-05-16 13:17:00

ALTINCI MEKTUP 

Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim, 
Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. 

Şöyle ki: 
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar. 
İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm. 

Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. 

Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim. 
İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. 
O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. 
Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim. 
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. 
Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. 
Birden, "Fesübhânallah!" dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. 

Kalbim feryatla dedi: 
Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, 
Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî! 
Birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler. 

Aklım dahi, ıztırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi: 
Bırak biçare feryadı, belâdan kıl tevekkül.
Zira feryat, belâ ender hata ender belâdır bil. 
Belâ vereni buldunsa eğer, 
safâ ender vefâ ender atâ ender belâdır bil.
Madem öyle, bırak şekvâyı,şükret; 
çün belâ bil,demâ keyfinden güler hep gül mül. 
Ger bulmazsan,bütün dünya cefâ ender fenâ ender hebâ ender belâdır bil. 
Cihan dolu belâ başında varken, 
ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl. 
Tevekkül ile belâ yüzünde gül,
tâ o da gülsün.O güldükçe küçülür, eder tebeddül. 

Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim: 
1 "Allah bize yeter; O ne güzel vekildir." Âl-i İmrân Sûresi, 3:173. 
2 "Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur." Tevbe Sûresi, 9:129. 
3 Cenâb-ı Hak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediğinde "evet, Sen bizim Rabbimizsin" dedim. 
Teşekkür ve minnet bu "Evet" sözünün neresindedir? Zîra o söz hüznün ve sıkıntıların kaynağıdır. 
Bilir misin hüzün ve sıkıntı sırrı nedir? 
O, fakr ve fenâfillah kapısını çalmaktır.

Bediüzzaman Said-i Nursi

46
0
0
Yorum Yaz